ннмєя¢αη
___ الله اكبر ___
Tiryaki
   
Puan: +130/-15
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 3081
Mercan
|
 |
« Yanıtla #14 : Mart 15, 2009, 11:36:59 ÖS » |
|
Silsile-i Sâdatın 33. Halkası SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S) Hazretleri
HAZRETİN HAYATI VE HİZMETLERİ
Süleyman Efendi'nin Doğumu
Süleyman Hilmi Tunahan Efendi 1888(1304) yılında Silistre'de dünyaya gelmiştir. Ceddi İdris bey'e dayanan bir ailedendir. İdris Bey, Fatih Sultan Mehmet Han tarafından Tuna Han'ı nasbedilmiş ve üstelik kendisine kız kardeşi tezvic edilmiş bir zattır. Süleyman Efendi'nin dedeleri, Kaymak Hafız namı ile maruf bir zat olup 110 yaşına doğru vefat etmiştir. Pederleri Hocazade Osman Efendi ise, tahsilini İstanbul'da tamamlayıp yine vatanı olan Silistre'ye dönmüş ve orada Satırlı Medresesi'nde yıllarca müderrislik yapmış maruf bir dersiamdır. Süleyman Efendi'nin Pederleri Osman Efendi takva sahibi bir insandı. Gönlü ilahi ürperişlerle titrer, dudakları hep 'ı zikr ederdi. Ömür trenini şeriat rayları üzerinde yürütür, Sünnet-i seniyyeyi kendisine rehber edinirdi. Bu güzel hallerinin ilahi mükafatını almakta gecikmeyecekti. Şöyle ki; Gençlik yıllarındaydı.. Osmanlı payitahtı güzel İstanbul'da okuyordu. İşte bu demlerde bir gece bir rüya gördü. Rüyasında göğsünden bir ışık parçası koparak yükselmeye başladı. Yükseldi, yükseldi, yükseldi... Yükseldikçe parladı, ışıltısı arttıkça yükseldi. Ta ki, bütün dünyayı ve belki de dünyaları aydınlatana kadar. Osman Efendi gördüğü bu rüya ile irkiliyor. Kalbi sanki göğsünü yarıp dışarı fırlayacaktır. Yatağının içine oturmuş, biraz önce gördüğü rüyayı yorumlamaya çalışıyor, kendi vücudundan çıkıp yükselen ışığın ne olabileceğine dair kafa yoruyordu. En sonunda bu rüyayı kendi sulbünden gelecek ve cihana İslamı yayacak, çevresini manen ve maddeten aydınlatacak hayırlı bir evlada yoruyor. İstanbul'da medrese talebelerinden bir delikanlı olan Osman Efendi, tahsil hayatını tamamladıktan sonra, memleketi olan Silistre'ye döndü. Satırlı Medresesinde müderrisliğe başladı. Osman Efendi Satırlı Medresesinde Müderrisliğe devam ederken bir taraftan da yıllar önce gördüğü rüyaya- hayırlı evlada- nail olmak için saliha bir kız araştırıyor. Nihayet Hatice isminde bir kızla dünyaevine giriyor. kendisine 4 erkek evlat bahşetti. O da bunlara, sırasıyla, Fehim, Süleyman Hilmi, İbrahim ve Halil isimlerini verdi. Çocuklar büyüyor, Osman Efendi de, rüyada kendisine işaret edilenin hangisi olduğunu anlayabilmek için merak ve ilgiyle onların hal ve tavırlarını izliyordu. Osman Efendi Silistre Satırlı Medresesinde müderris olduğundan, çocuklarının ilk tahsillerini de kendisi vermektedir. Bu ilk tahsil sırasında 1304 doğumlu Süleyman Hilmi, zeka, anlayış, öğrenme kabiliyeti ve bilhassa sofuluğuyla günden güne tebarüz etmekte, zamanla diğer kardeşlerinden "farklı" olduğunu hissettirmektedir. Osman Efendi rüyada kendisine işaret edilen evladının Süleyman Hilmi olduğunu keşfetmiş bulunmaktadır. Bütün ümidini Süleyman Efendiye bağlamıştı. Bunun tabii bir neticesi olarak da Süleyman Efendi Satırlı Medresesinin ilk yıllarındayken,Osman Efendi ona ihtiramla muamele eder, O içeri girdiği vakit "buyurun Süleyman Efendi oğlum" diyerek ayağa kalkmakta ve ona ta'zim göstermektedir. Süleyman Efendi ise, bundan son derece sıkılıp utanmaktadır. O yüzden, babası meşgulken, mesela kahve yapmak için mangala cezve sürdüğünde yahut arkası dönükken, aniden ve hissettirmeden içeri girmektedir. Bu arada Osman Efendi, nasihatlarıyla oğlunun daha iyi olmasını çalışmakta, her fırsatta ona bir şeyler öğretmeye gayret etmektedir. Bir gün birlikte giderlerken, bir manda yavrusunun, körpe bir fidana sürtünmekte ve onu hırpalamakta olduğunu görürler. Osman Efendi "Süleyman, koş o manda yavrusunu fidanın yanından kov" der. O da gider, manda yavrusunu uzaklaştırır. Bunun üzerine babası "Oğlum, ağzı dili olmayan canlılara yapılan iyilik de bir sadakadır"der. Süleyman Efendinin soyu ilmiyyun sınıfından idi. Ceddi İdris Bey'e dayanan şerefli ve soylu bir ailenin çocuğudur. Süleyman Efendinin büyük dedeleri İdris Bey'in Tuna'ya Han olarak nasbedilmesi ise şöyle olmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri, padişahlığı zamanında Rasül-ü Zişan Efendimize fart-ı muhabbetlerinden dolayı yeryüzünde Evlad-ı Rasülden kimler kalmıştır diye araştırmışlar. Araştırma sonucu Türkistan da şeceresine hiç şaibe karışmamış olduğunu tesbit ettikleri İdris Bey'i bulunca, kendi kız kardeşi ile onu evlendirerek Tuna havalisinin Hanı olarak nasbetmiştir ve o havalinin vergi vesair mükellefiyetini tedvir için onu vazifelendirmiştir. İdris Bey ve kendinden sonraki ahfadları bu vazifeyi yürütmüşlerdir. Süleyman Efendinin muhterem babası Osman Beye kadar bu durum devam etmiştir. Bu babtan Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hz. İle Hz. Fatih birbirlerine o kadar benzerlerdi ki bir defasında talebelerinden Seyfettin Alkan ile Ankara'yı teşriflerinde Ankara garına geldikleri zaman trenden inmek üzere iken bir hanım; "Efendim siz kimsiniz?" diye sorar. "Kızım neden merak ettiniz" deyince "Efendim ben ressamım, İstanbul'dan beri trende sizi takip ediyorum. Yandan görünüşünüz aynen Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerine benziyorsunuz" deyince Hazret; "Evet kızım ben onun neslindenim, şecerem vardır, gösterebilirim" buyurdular. Süleyman Efendi Hazretleri, Satırlı medresesinde okuduktan sonra babası Osman Efendi onu Silistre Rüşdiyesine verir. Silistre Rüşdiyesinden mezun olduktan sonra sıra İstanbulda'dır. Süleyman Efendinin talebeliği Osman Efendi farklı bir gözle bakmaya başladığı oğlunu İstanbul'a gönderirken, içinde, sevinç, umut, heyecan ve ayrılıkların ayrılmaz parçası olan hüzün, birbirine karışmıştı. Oğluna bakarken, dolu dolu olan gözlerinde muhabbet ve hürmet bir aradaydı.Daha önce kendisinin de geçtiği yollardan geçmek üzere İstanbul'a gönderiyordu onu. İstanbul o zaman, zamanın ilim ve medeniyet merkezi, ulema-i kiramın toplandığı bir yerdir. Osman Efendi oğlunu başka yere gönderemezdi. Çünkü ilim sahasında Mısır'da bulunan Ezher Üniversitesi vardı. Mısır, itikadi yönden sağlam değildi. Vehhabi ve reformist cereyanlar orada cirit atıyordu. Ama İstanbul her yönüyle sağlamdı: Ehli Takva olan Osman Efendi, ümidini bağladığı ciğerparesini İstanbul'a gönderirken ona başlıca 3 nasihatte bulunmuştur ki; herkes için geçerlidir. 1- İstanbul'da parasız kalmak ahirette imansız kalmak gibi zordur. Onun için iktisatlı ol, on kuruşa alacağın bir şeyi beş kuruşa almaya gayret et. 2- Usul-ü fıkıh ilmine iyi çalışırsan, dininde kuvvetli olursun 3- Mantık ilmine iyi çalışırsan, ilminde kuvvetli olursun... Babasının bu çok faideli nasihatını gönlünde muhafaza eden Süleyman Efendi (K.S) hem usul-ü fıkh-a, hem mantığa ve hem de diğer bütün derslere "iyi" çalıştı. Hem de ne çalışma. O insan üstü gayrete, bazen vücudu isyan ediyor, burnundan gelen kan, önündeki kitabın sayfalarına damlıyordu. Fakat o, gene de pes etmiyor, çalışıyor, çalışıyor, çalışıyordu...En büyük düşmanı uykuydu. Uykunun pençesinden kurtulabilmek için fincan fincan kahve içer, kış gecelerinde pencerenin önünden alarak, avucunun içinde top haline getirdiği karları, gömleğinin yakasıyla ensesi arasına koyardı. Karlar yavaş yavaş eriyerek boynundan sırtına doğru akar ve böylece kendisini uykuya karşı korumaya çalışırdı. Bir gün ağır şekilde hastalandı ve yatağa düştü. Hastalığı öyle ağırdı ki, hayattan ümidini kesmişti. O böyle yorgan döşek yatarken, üstazı Salahuddin İbn-i Mevlana(K.S) kendisini ziyarete geldi. Hayattan ümidini kesen Süleyman Efendinin gözlerinden inci gibi yaşlar süzülüyordu. Üstazı, bunun üzerine "Evladım, sen hiç üzülme"dedi. "bu hastalıktan iyileşeceksin. Okuyup büyük adam olacaksın ve çok itibar göreceksin. Hatta sen, kaptan-ı gayr-ı müslim olan bir gemiye binecek olsan, o dahi sana saygı gösterecek..." Tabi ki herkesin yapacağı gibi Süleyman Efendi (K.S) İstanbul'a -payitahta- gelir gelmez ilk iş olarak ecdadını ziyaret ediyor. Bu meyanda büyük dedesi İdris Bey tarafından akrabalık bağı kurulan, cennet mekan Fatih Sultan Mehmet Han'ı ziyarete gider. Fatih caminin içine girip caminin ortasındaki kuyunun başına gelince Hz. Fatih'in ruhaniyeti zuhur eder. Elinde iki kase su bulunmaktadır. Süleyman Efendi (K.S) hayretler içinde bakarken, Hz. Fatih elindeki kaselerden birini uzatıp içmesini söyler. Süleyman Efendi(K.S) her ikisini de içer. Senelerce önce rüyasında Rasülüllah (S.A.V)'i görerek aldığı emirle, Bağdat'ta kürsüye çıkan Abdülkadir Geylani (K.S) hazretleri ne konuşacağını düşünürken yine sevgili peygamberimizin (S.A.V) emriyle "ya Ali koş evladıma yardım et" fermanıyla ve Fahr-i Kainatın bir mübarek tükrüğü ile bülbüller gibi coşan Abdülkadir Geylani misali, ilmin eşiğine gelen Süleyman Efendiye de "Rasulüllah Efendimizin izniyle Hz. Fatih tarafından iki kase su içirilmiştir. İşte bu iki kase su, Süleyman Efendi (K.S) nin hem zahiri ve hem de batıni ilimlerde yed-i tula sahip olacağına işaret ediyordu. Fatih'te Sahn Medresesine kayıt yaptırmak için gelen Süleyman Efendiye medresenin kadrosunun dolu olduğu söylenir, yalnız bodrum katta yer olduğu bildirilir. Burası öyle bir yerdir ki, penceresi dahi yok, mum ışığında ders çalışılabilen bir mekan. Razı olursan orada kalıp tahsilini yapabilirsin derler. Süleyman Efendi (K.S) medresede okuma hevesiyle bu teklifi seve seve kabul etmiştir. Ne Hikmetse, bir çok müstesna büyük alimlerin yetiştiği yerde o bodrum olmuştur. Süleyman Efendi (K.S) medreseye adım atarken yeni mezun olmuş bir büyük alimle karşılaşır. O alim genç Süleyman Efendiye çeşitli sualler sorar. Aldığı cevaplardan çok memnun kalınca medresede okuduğu kitaplarını Süleyman Efendiye hediye eder. Fatih'te Sahn Medresesine kaydolan Süleyman Efendi "Büyük" lakabıyla da anılan Bafralı Ahmed Hamdi Efendi'nin - ki bu zat, devrin en büyük dersiamlarındandır - ders halkasına dahil olur. Buradaki tahsil hayatı da oldukça parlak ve başarılı geçer. Derslere olan iştiyakı ve üstün zekasıyla dikkatleri celbeder. Medrese muhitlerinde kendisi hakkında "yetişirse iyi bir alim olacak" görüşü yaygın olur. Ahmed Hamdi Efendi onun hem aklını, hem de derslerini öğrenme hususundaki kabiliyetlerini takdir eder, o derse gelinceye kadar talebeleri meşgul eder, o gelince derse başlardı. Zaman zaman dersini takip için onu yerine halef bıraktığı oluyordu. Ona olan hayranlığından, nesebi yakınlıkta arzu etmiş, fakat, takdir-i ilahi, bu işin gerçekleşmesine müsaade etmemişti. Süleyman Efendi,İstanbul'da ki tahsili sırasında, bir yılda veya iki yılda bir olmak üzere izne gelebilmektedir. Bu sıla-i rahimler sırasında Osman Efendi oğluna gayet hürmetkar davranmaktadır. Günler günleri kovalar ve Süleyman Efendi, tarihler 1916'yı gösterirken, Bafralı Hamdi Efendi'den icazetnamesini alır. Derecesi birinciliktir ve Süleyman Efendi,28 yaşındadır. İlmi kariyerine son noktayı koyabilmek ve dersiam olabilmek maksadıyla, Süleymaniye Medreselerinden Medresetü'l Mütehassisin'e kaydolur.(Hafız Ahmet Paşa Medresesi 30 Eylül 1916) Seçtiği bölüm "Tefsir ve Hadis'tir. Medresetü'l Mütehassisine kaydolmadan önce, Medresetü'l Kuzat ( Kadı yetiştiren mektep)'inde giriş imtihanını birincilikle kazanmış, fakat bunu büyük bir sevinçle pederine mektupla bildirdiği zaman ondan aldığı telgraf şu olmuştur. "Süleyman; ben seni cehenneme göndermek için İstanbul'a göndermedim." Pederleri bu telgraf ile kendisine peygamberimizin "üç kadıdan ikisi cehennemde, birisi cennettedir." Hadisi şerifini hatırlatıp kadılığa yönelmemesini istiyordu. Süleyman Efendi (K.S) pederine telgrafla verdiği cevapta kendisinin asla kaadiliğe talip olmadığını, maksadının ise devrinin bütün zahiri din ilimleri sahasında kemale ermek ve vukuf'a sahip olmak istediğini bildirerek pederlerini rahatlatır. Gönlünü huzura erdirir. Süleyman Efendi (K.S) büyük bir iştiyakla medresetü'l Mütehassisin'e devam eder. Azim ve gayretin neticesi olarak daha 2. Sınıftayken 1918 yılında tefsir, hadis ve usul-ü fıkıh şubelerinden İstanbul müderrisliği ruusuna nail oluyor. Nihayet 27 Mayıs 1919'da Medresetü'l mütehassisinin tefsir ve hadis şubelerinden birincilikle mezun olup dersiam olduğu gibi Medresetü'l Kuzat'tan da iyi derece ile diplomasını alıp Kaadilik rütbesine ulaştı. Böylece hukuk ilimlerinde de "yedi tüla sahibi olur. Ancak Süleyman Efendi(K.S) hiçbir zaman hakimliğe talip olmadı. Onun yapacağı işler hazır bekliyordu. İlim Tahsil Etmedeki azmi ve başarısı Süleyman Efendinin (K.S) Medresetü'l Mütehassisinden mezuniyet notları şöyledir. Tefsir-i Şerif: 10 Usul-i Hadis ve nakdi rical: 10 Hadis-i Şerif: 10 Tabakatı Kurra ve'l Müfessirin: 10 Risale: 9.2 dir. Bu derslerin karşısına not düşülmüştür: "Şayan-I Takdir Ve Tahsin..." Süleyman Efendi Hazretlerine dil uzatan, çok bilmiş ukalanın kaç tanesi bugünkü vaziyetleriyle Osmanlı Medreselerinden içeri girebilirdi. Hangi cüretle bu büyük Osmanlı alimine dil uzatmak cüretini göstermektedirler. Haya ve Edep !... Ayrıca Süleyman Efendi Süleymaniye Medreselerinde İslam Hukukundan başka Roma hukuku, Deniz ve Kara Ticaret Hukuku ile Devletler Hukuku da tahsil etmiş bulunmaktaydı. Süleyman Efendi bu kadar kısa zamanda bu ilimleri okumuştu ama nasıl ? Boş vakit geçirmek nedir bilmezdi. Derslere daha fazla vakit ayırabilmek için uykusunu kısardı. Dünyada makam ve mevkide gözü yoktu. O maddi ve manevi bütün ilimleri tahsil ederek ileride alacağı manevi vazifeye hazırlık yapıyordu. Malum "tek kanatlı kuş uçmaz" diye bir söz vardır. Süleyman Efendi dine hizmet etmek, Ümmeti Muhammed'in kurtuluşunu temin etmek için bütün gayretini gösterip ilim tahsil ediyordu. İlim tahsili hususunda kapasitesini o kadar zorlardı ki, bazen okuduğu kitapların sahifelerine kanlanan gözlerinden kanlı yaşlar damlardı. Uykuya karşı amansız bir mücadele verirdi. Uykuya mağlup olmayıp, çok ders çalışmak için her gün bol miktarda kahve içerlerdi. Uzun kış gecelerini ders çalışarak, faideli geçirmek için pencereden uzanıp aldıkları bir avuç karı sıkıştırıp kar topu haline getirdikten sonra, gömleği ile omurilik soğanı arasına koyardı. Vücudunun sıcaklığı ile yavaş yavaş eriyip sırtından aşağı akan kar suyu daima uyanık bulunmasını sağlardı. Uykuya hasret öyle günleri geçerdi ki; Bir gün kendi kendine şöyle düşünür, "Bir ay hiç bir şeyle meşgul olmam, istirahat eder, dinlenirim, bu geçen sıkıntıları unuturum." Ancak ileride de göreceğimiz gibi bu hayallerini uygulama sahasına geçirmeye fırsat bulamayacaktır. Bu esnalarda bir rüya görür ve kendisinin uykuya hasret kalacağını, mühim vazifelerin kendisini beklediğini, çok gayret etmesi gerektiği ikazını alır. Böylece Süleyman Efendinin maddi tahsil hayatı noktalanmış oluyordu. Devrinin akli ve nakli ilimlerini en iyi derece ile tahsil etmişlerdi. Artık Süleyman Efendi müfessirdi, muhaddisti. Zira Medresetü'l Mütehassisinin tefsir ve hadis bölümünden icazet almıştı. İcazet, işin maddi yönünü gösteriyordu. Fakat o dersiamlık ve vaizlik hayatında bunu bil fiil icra ediyordu. Seçmiş oldukları mevzuu ile ilgili ayet ve hadisleri mutlaka okurlardı. Süleyman Efendinin Kaadiliği de vardı. Zira Medresetü'l Kuzat mezunuydu. Hukuki meselelere karşı engin bir vukufu vardı. Lakin o hiç bir zaman kadılık yapmaya teşebbüs etmemiştir. "Süleyman Efendi(K.S)'nin hayran olduğum hususiyetlerinden biride şu idi. Hazret bir mes'elenin izahını yaparken daima delille konuşurdu. Konuşmaları mutlaka bir ayet-i celile ve hadis-i şerife istinad ederdi. Yeri geldiğinde derhal Arapçasını da okurdu. Ayet ve Hadis-i Şerif ile irtibatlandırmadan konuştuğuna hiç rastlamadım. Bunun daha ilerisi var mı? Tam bir Osmanlı müderrisi idi. Ayrıca bir müceddid hususiyeti taşıdığını her hal ve hareketiyle isbat ediyordu." Gerçekten de Süleyman Efendi, zatına mahsus tatlı bir üslupla hitap ederdi. İstanbul'da vaaz etmediği cami pek kalmamıştır dersek mübalağa yapmış olmayız. Her yerdeki vaazında; onun konuşmalarından istifade etmek için ve onunla tanışabilmek için büyük kalabalıklar olurdu. Ayeti Kerimelerin ve Hadis-i şeriflerin sebebi nuzul ve vurudunu da dikkate alarak tefsirini, izahını akıllarda en iyi derecede kalacak şekilde yapardı. Konuşmalarında dini, dünyevi, insanlar için faydalı olan şeylerden bahsederdi. O devirde yasaklanmış olan bazı mes'eleleri bile dile getirmekten korkmazdı. Bir gün Sultan Ahmet Camii vaazında Cezayirli müslümanlardan bahsetmiş , hükümetimizin onların aleyhine olan tutumlarını eleştirmiş "devlet yardım etmiyor bari biz müslümanlar hiç değilse dua ile yardım edelim, Cezayir müslümanları, kadınları kollarındaki bileziklerini, parmaklarındaki yüzüklerini vererek İstiklal harbinde bize yardım etmişlerdir. Eğer onlara yardım etmezsek, onların hürriyet ve istiklalleri için geceleri kalkıp hiç değilse iki rek'at namaz kılıp yalvarmazsak mes'ul oluruz efendiler" deyip onlar için dua etmişlerdir. Bundan dolayı da karakola celbedilerek ifadesi alınıp mahkemeye sevk edilmiştir. Bir hayli mahkemeden sonra beraet etmiştir. Süleyman Efendi (K.S.) dünya politikasını dış ve iç siyaseti takip ederdi. Her gün gazete aldırır ve dış politika ile ilgili kısımlarını okurdu. Pratik zekasının ve tecrübesinin ürünü olarak ilerde nasıl bir siyasi yol takip edileceğini kestirir ve bunda isabet ederlerdi. Tahsil hayatının sona ermesinden sonra da boş vakit geçirmek nedir bilmezdi. Hep halkı irşad etmek için vaazlarda bulunur, vaaz haricinde yine kendini sevenlerle bir araya gelip, Ümmet-i Muhammed'in evladına nasıl faideli oluruz diye istişarelerde bulunurdu.
|